on Cumartesi, Haziran 6th, 2009 at 20:15 MaiMira, Rayihanın Mistik Yolculuğu, Tatlar, İksirler. RSS 2.0
Mai Mira
"…Kendi deniz yildizinin parildadigi yere dek…"
Meleklerin Gözyaşları – Nergis

“Yaşam bir nehirdir” denir, akıntıya karşı durmak ise sadece zaman kaybıdır. Oysa bazen düşünüyorum, belki de yaşam dediğimiz, nehrin berrak sularına yansıyan hikâyelerimizden ibarettir. Sayısız öykü binlerce yıl boyunca, bir kıtadan bir diğerine seyahat eder. Kimi yerde coşkun, kimi yerde ise durgundur sular. Nehir kenarında durup avuçlarımızla bir yudum su aldığımızda ise, hikâyeler bize can katacaktır. Su yaşamdır -ki içimize girip, kana dönüşür. Tende, tadını bırakır. Ama hikâyeler, onları “yazanlar” olmadan gerçekleşemezdi. Su hep vardı, bizi bize, bizi size, sizi bize yansıtmak ama belki de “beni bana anlatmak” için.
Son günlerde ayağımı suya değdirerek, güneşin sıcacık dokunuşunu sabahlarıma eklediğimden beri, kalbimin etrafını bir altın hare gibi sarmalayan bir masalın içine düştüm. Yansımalar ve yanılsamalar labirentinden bir kanatlı gelip tenime serin, sıcak ve hüzünlü bir çiçek değdirmiş gibiydi. Konuşamadıklarımın tuzlu tadı parmaklarımı kavradı ve ben yazmaya başladım, hem de aşka sahip olmak, onu ele geçirmek istemenin imkânsız denemeleri üstüne…
Yaşamda kimi güzellikler vardır ki, gören herkesin cinsiyet farklılığı dahi gözetmeden âşık olmasına, hayran kalmasına neden olur. Fiziksel güzelliğin, ruh güzelliğini yansıttığını söyleyen inançlar yoğunluktadır. Ama bazen de “güzel” sadece görünendir ve içi boştur. Güzel ve çirkin kavramları birçok kişi tarafından yorumlanmış, çoğunlukla da şairlere ilham kaynağı olmuştur. Tüm bu farklı inanca rağmen, biz yine kalbimizin gördüğü güzelin ardı sıra gideriz. Her şeye rağmen, kalbin gördüğünün gerçek olduğunu biliriz.
Aşk ise anlamında, güzelliğe duyulan sonsuz tutkuyu barındırır. Bir bakışta, karşınızdakini mükemmel bir forma sokar. Tanrılaştırır. Sanki dünya âşık olunan kişiyle başlamış ve bitecektir. Tek anlamlı olandır Aşk, karşılıksız olduğunda dahi. Ama ya kendine âşık olmak, kusursuzluğun vücut bulmuş hali olduğunu düşünmek? Bu tam anlamıyla affı olmayan bir “yanılsamadır”…
Bir zamanlar çok ama çok güzel bir adam yaşarmış, öyle ki güzelliği Apollo’nunkiyle kıyas edilirmiş. O’nu gören herkes, ona çaresizce âşık olurmuş. Çaresizce çünkü bu tapılası güzellikteki erkek, kendisine sunulan aşkları kibirle reddeder ya da görmemezlikten gelirmiş. Peri kızları kara sevda içinde ağlar, tanrılar güzelliğini kıskanırlarmış.
Bu erkek doğmadan önce annesi bir kahine danışmış ve kahin şöyle demiştir;
“Eğer çocuğun kendisiyle asla karşılaşmazsa (kimileri mastürbasyon olarak yorumlar) uzun yaşayacaktır.“
16 yaşına gelen Narkisos, bir gün ormanda geyik avlarken, Echo adında bir peri kızı onu uzaktan görmüş ve o anda sevdalanmış. Birinin varlığını sezinleyen Narkisos “kim var orada” diye seslenmiş. Eko “kim var orada” diye tekrar etmiş. Merakla etrafına bakınan Narkisos, kendini gösteren Ekoyu elinin tersiyle itip kendisini rahat bırakmasını söylemiş.
Aşkına karşılık bulamayınca, neredeyse aklını kaybeden Echo, dağda ormanda gezer olmuş, sonunda da fiziksel formunu kaybetmiş. Asla yaşayamayacağı bir aşkın kalbi kırık yıkıntısını gören tanrılar Narkisos’a bir ders vermek istemişler. Bir başka versiyonun da ise Amenias adında bir adam Narkisos’a, aşkının ızdırabından kendi canına kıyacağını söylemiş ve Narkisos ona bir kılıç uzatmış! O sırada çaresiz ve kalbi kırık kişi başını gökyüzüne doğru çevirmiş ve bir dua etmiş;
“Kudretli tanrılar, dilerim ki bu erkek de âşık olsun ama sevdiğini asla elde edemesin…“
Duasına yanıt veren intikam tanrıçası Nemesis olmuş. Bu lanetli geceden sonra sözün erki yerini bulur ve Narkisos bir gün susuzluğunu gidermek için derin bir su birikintisine uzandığı anda kendi yansımasını görerek, bu kusursuz görüntüye âşık olur. Aşkına karşılık vermeyen bu kişinin kendi yansıması olduğunu anladığı halde, hissettikleri değişmeyecektir. Yemeden içmeden kesilir ve en sonunda kılıcıyla kendini öldürür. Echo Narkisos’un cansız bedenini gördüğünde derin bir keder ve acıma hisseder. Narkisos’un ruhunun en karanlık cehenneme gittiği söylenir. Denir ki; Yeraltının ölümsüzlük bahşeden nehri Styks’in kenarında oturup hala kendini izlermiş Narkisos.
Aslında hepimiz Narkisos’tan bir parça taşırız. Başkalarının gözlerine bakıp kendini görebilmek, başkalarında kendimize dair nitelikler bulmak gibi. Narkisos’un sudaki yansıması mükemmeldi evet, ama o bu mükemmellik halini kendine mal etti ve kendi kendisinin tutsağı oldu. Oysa mükemmellik ve güzellik yaradılışın ta kendisidir ve kimseye ait değildir. Geçicidir, form değiştirir. Ne de olsa, sonunda etin, kemiğin, kanın, aklın tüm güzelliklerini ardımızda bırakmak zorunda kalırız. Echo, isminin anlamı na neticesinde bir yanılsamadır.
Eko sesin yinelenmesidir. Başkalarını olduğu gibi “taklit” edenleri ifade eder. Güzelliğin tekrarı yoktur. Narkisos Echo ile aşk yaşasaydı bu yine kendini çok sevmesinden kaynaklanacaktı. Nitekim Narkisos’un yaşamı yanılgıdan ibaretti. Taklit eden, kişilik katmayan aşk yani Eko kendi cehenneminde yaşamaya devam etti ve zamanla yok oldu. Narkisos’un kendine duyduğu bu tarz aşkın ise bir affı yoktu.
Narkisos’un kanının aktığı yerde bir nergis çiçeğinin ortaya çıktığı söylenir. Nergis antik yunan ve İbrani kökenlidir. Kimi kültürlerde umudun, neşenin ve bilgeliğin, kimilerin de ise ölümün habercisidir. Akdeniz ülkelerinde yaygınlık gösterir.
Kendisine “Gözyaşlarının meleği” ya da “küçük gözyaşları” denmektedir. Narkisos’un mitolojik betimlemesinden yola çıkarsak, bu çiçeğin cinsiyet olarak nötr bir halde olduğunu ve yansıma/ikilik tasvirleriyle Merkür gezegenine ithaf edildiği sonucuna varabiliriz. Koku kalitesi olarak da, her iki cinse hitap edecektir. Kutsal ya da mükemmele duyulan aşk ise, bu çiçeğe saf ve bakir nitelikler kazandırır. İbranice Ha’bazzeleth denilen nergis, ana tanrıçanın sembolüdür. “Şarkıların şarkısı” olarak betimlenir. “Çanları çalan kadındır”. Gökyüzü, yeryüzü ve yeraltıyla bağlantılıdır. Duyguların ve ruhun uyanışıdır.
Çin’de “sudaki melek” sıfatını almıştır, Shui Xian Hua denmektedir. Kırılganlığı ve zarafetiyle ünlüdür. Talih ve zenginlik getirdiği söylenir. Yunanlar baskın ve neredeyse sersemleten kokusu yüzünden bu çiçeğe narkisso ismini vermişlerdir, aynı zamanda Narkisos’un kendine olan aşkına bir nevi saplantı, bağımlılık göndermesi yapar. Mitolojik ölüm tanrısı Hades ile ilişkilendirmişlerdir. Persephone, Hades kendisini kaçırmadan hemen önce nergis topluyormuş.
Mısırdaki ritüellerde, mumyaların gözlerine, burnuna ve ağzına nergisler konularak gömülürdü. Viktorya döneminde ise bukete nergisler eklemek “hislerime karşılık bekliyorum/arzuluyorum” anlamındaydı. Nergis, altın sarısı ve beyaz renkleriyle bilinir. Soğanlı bir bitkidir. Tıp alanında, özellikle Japonlar buğday lapası ve nergis köklerini açık yaralar üzerinde uygularlardı. Apseyi ya da vücudun herhangi bir yerinde toplanan hastalık belirtilerini “dağıtan” bir etkisi vardır. Ciltte ise çiçekler uzun temas halinde tahriş edici ve kaşındırıcı olabilmektedir.
Nergis, kara kışın kırıldığı ilk zamanda ortaya çıkar. Bu yüzden kendisine kış çiçeği denmektedir. Çiçeklerindeki koku öylesine yoğundur ki, koskoca bir alanı bir anda kaplayabilir. Çoğunlukla fulya ile karıştırılır. Ama fulya Akdeniz’in belli bölgelerine özgü bir çiçektir aslında ve yapı olarak nergise benzemez. Ben Nergis’in kokusunu biraz zambak biraz hanımeline benzetirim. Kokusu, hele de soğuk günlerde, umut taşır. Biz bu çiçeği genelde Çingenelerin sergiledikleri arasında görmeye çok alışığız. Bazen bir arkadaş ziyaretine giderken, içten gelen bir sevgi ve coşkuyla bir demet alıverir, güzel kokusuyla arkadaşımızın yüzünde bir gülümseme yaratırız. Bazen sadece kendimize hediye ederiz.
Çingeneler, nehir boyunca akan hikayelere eşlik edenlerdir. Nergisin hüzünlü hikayesini de bize anlatmak için yolumuzun üzerinde dururlar. Biz bu hikayeleri dinleyip, güzelliğin kıymetini yaradılışa bahşedelim diye…
Kristin Demirci
© 2009 – 2010, Mai Mira. Tüm hakkı saklıdır. Yazıların isim ya da kaynak belirtmeden kullanımı yasaktır. Aksi halde davrananlar için yasal işlem uygulanacaktır.
7 Yorum yapildi “Meleklerin Gözyaşları – Nergis”
Yorum yap

Haziran 7th, 2009 at 10:51
muhteşem bir yazı olmuş kris. narkisos’un bu hikayesi bana çoğu spiritüel kayaynağın bahsettiği bir öğüdü hatırlattı.
“egonla başedebilmenin yolu sadece onu fark etmektir”
güzel olan şu ki yunanlı filozoflar bin yıllar önce kavramışlar insan doğasını ve dünyalar güzeli muhteşem masallarla ( mitler ) armağan etmişler insanlığa.
gerçekten mitleri okuyup, sembolleri çözebilirsek inanılmaz dersler ve öğütler bulunacağı söylenir.
yunanlılar nergise mi bakıp narkisos mitini yarattılar, yoksa narkisos hikayesinden mi nergis adını verdiler tam bilemiyorum ama sembollerin kusursuzluğu insanı etkiliyor.
insanın karşıdaki kişiden ziyade kendi güzelliğinden etkilenmesine “aşk” denmesi çok anlamlı geliyor bana. serçe parmağımızı bir başkası için kıpırdattığımızı zannederken, aslında kendi yaşama dürtümüze hizmet ettiğimizi düşününce özellikle.
belki bu dürtünün en yoğun hissedildiği, belki de varolmanın ne demek olduğunu en yoğun idrak ettiğimiz andır aşk. yaşamın tüm renklerini bir tek kişi üzerinde görebilmek, ve bu gördüğümüz renklerin her birine ayrı ayrı anlamlar yükleyebilmektir. tahmin ediyorum ki aşk, bir anlamlandırmalar bütünü, yorumlamalar piyesi, herkesin içindeki o kocaman boşluğun sahnesi olduğu…
bunları bu şekilde düşünmek benim için biraz garip doğrusu. yıllarını aşkın ne kadar ulvi bir durum olduğunu varsayarak yaşayan benim gibi biri için aşkın yeni tanımlarını yapmak biraz üzücü olmakla beraber keyifli aynı zamanda.
teşekkürler kris.
keyiften ölmek arzusunda olanlar klübü kapıcısı Ren’O.
Haziran 7th, 2009 at 13:57
Kristom ellerine yüreğine sağlık.
Naçizane (ç ile) akan ırmağın suyundan alabilmek bile büyük bir cesaret işi, hele seneler evvel aldığım bir yudum suyun keyfini halen çıkartmaya çalışırken. Avuçtaki su gitmiş, halen o tadı hayata tutunmaya çalışırcasına damağımda hissetmeye çalışmak, hazzı uzatmak, yine aşka aşık olmanın verdiği şuursuz duygudan galiba. Sembollere gelince işte hayatın başladığı nokta bence. Diması alabildiği kadar anlıyor insan galiba yada anlamak istediği kadar. Egolarımızı yumuşatmak dileğimle:)
Ayın 12′sinden sonra aşktan kafası duracak olan arkadaşınız Damla
Haziran 7th, 2009 at 14:06
Kafamız duracaksa aşktan dursun evet, ama her aşka da prim vermemek lazım. Dışarıda eko yapan çok, ekolardan narsistlerden geçilmiyor zaten. Sanırım aşık olunacak kişi bile bunu hakedebilmeli, güzelliği taktir edecek bakınız taklit demiyorum – taktir edebilecek kadar güzel olmalı aşık olunacak kişi!
Bu aslında şuna benziyor; bir mağazaya giriyorsunuz şahane bir çanta! Gucci marka – sözde – bilmiyorsun tabi sahte olduğunu, dünya kadar para bayılıyorsun. Ama kullanmaya başlar başlamaz, çanta dağılıyor! gidip kime iade edeceksin?
faturası bize kesiliyor ama biz biz olalım faturaya ekstra rakamlar eklemeyelim.
Aslına bakarsanız yaşam, psikolojinin betimlediği kadar komplike değil. Tüm yanılsamaların ardında her zaman, tek bir gerçek gizli…
Sizi çok seviyorum
Kafası hali hazırda durmuş, güneş yanıklarından ağlayan arkadaşınız, kris
Haziran 21st, 2009 at 11:43
Dünyaya uyandığımdan beri damağımda tat bırakan bir yazı okudum beni değişik duygulara büründürdün Kris, herşeyden önce yazında başarıyla kullandığın işaretler ufkumu aydınlatmamda büyük etki yarattı bunun için sana sonsuz teşekkür ediyorum.Anlatılanlara göre insanlar tanrılardan ufak birer parça taşırmış, eğer bu yamaları taşıyanlara aşkın sahibinden fazla aşk taşırsan kıskanır ve yaptığından ötürü seni cezalandırmak isterlermiş.Tanrılar ne bencilliği ne de nankörlüğü kabul edebilir, insanoğlu bunları birer yanlış olarak görüp düzeni ihlal ettiklerini sanıyorlar.Malesef düzensizliğin içindeki düzen, sistemin içindeki adalet bu…Narkissos’un kaderi buydu, ismi doğmadan önce konuldu, öldükten sonra da varoldu.Narkissos sadece kaderinin ona getirdiklerini yaşadı, taze ve güçlü bir rüzgardı ve sonrasında…sonrasındaysa, Güzellik-Masumiyet-Acı-Kin-İntikam çemberinde bir kraliçe olarak yükseldi , hakettiği yere geldi :sonsuzluğa…
Haziran 21st, 2009 at 18:32
Gerçekten de bir çok inanca göre, insanların birbirini tanrılaştırması, tanrılar tarafından kıskanılan, cezalandırılan bir durumdur. Çünkü tanrı ya da tanrıların insanlardan tek beklentisinin, sevilmek olduğu söylenir. Tanrılar bile aşkı paylaşamamıyorken, böylesine bir kudret, kimbilir henüz farkında olmadığımız ne sırlara gebe. Belki de bu sırları öğrenince, tanrılardan biri olacağımızdan korkuyorlardı:)
Çok güzel betimlemişsin, yazdıklarını keyifle okudum, gülümsedim, bu vesileyle tanıştığımıza da ayrıca çok memnun oldum!:)
Ağustos 6th, 2009 at 11:37
Elbette ki dünya üzerine gönderilmiş bir bedenin içine hapsolmuş acizane ruhun evrenin sırlarını çözme teşebbüsünde bulunması ne yazık bi durumdur !:) Yazınla ilgili yorumumu keyifle okumuş olman beni de mutlu etti, senden daha iyi anlatamazdım. Aradaki detayları görebilmek için aracıya vesile bi yazı da olmuş oldu şimdi:) ben de tanıştığıma çok memnun oldum Kris
Temmuz 7th, 2010 at 07:52
MERHABA,
NEDEN SENDEN İSTEDİĞİMİ BİLMİYORUM “PSYHEDELİA” NIN TÜRKÇE SÖZLERİNİ…