on Çarşamba, Aralık 17th, 2008 at 02:30 MaiMira, Rayihanın Mistik Yolculuğu. RSS 2.0
Mai Mira
"…Kendi deniz yildizinin parildadigi yere dek…"
Gül – Kalpler Büyüten Ağaç I.
Kalpler büyüten Elizabeth’e…
Çiçek deyince genelde ilk aklımıza gelen Gül olur. Kendine has sakin ve huzurlu bir kokusu ve gerçekten “neredeyse kusursuz” diyebileceğimiz bir güzelliği vardır. Kendisine Dünya topraklarının kadim çiçeği diyebiliriz. Yapılan kazı çalışmalarında keşfedilen Gül tomurcuklarının fosilleri bize Gül’ün en az 35 milyon yaşında olduğunu söylemektedir. 35 milyon yaşındayken bile böylesine genç ve güzel kalabilmek, “yaradılışın” kendisine layık gördüğü bir övgüdür.
Gül, ağaç ya da sarmaşık şeklinde büyüyebilir. Ekimi fidan şeklinde yapılır. Çokta teferruatlı olmayan bu prosedüre rağmen Gül yetiştirmek neden bu kadar zordur? Örneğin evlerimizin balkonlarında yetiştiremeyiz. O’nu şehir alanımıza “dalında” dâhil edebilmek oldukça zordur. Gülfidanları her fidan gibi narindir. Ama yaşama tutunma arzusu gülü ektiğiniz toprakla bağlantılıdır. Gül var olmayı ya da olmamayı seçebilir. Ama uygun bulduğu toprakta bu narin fidanın kökleri toprağı sıkıca kavramaya başlar. Günden güne daha da büyük bir istek ve sevinçle toprağın derinlerine doğru yol alır. Bu yüzden saksılar onun için yetersizdir. Ektiğiniz güller bir türlü tutmuyorsa kendinizi içinizdeki huzurla ilgili olarak sorgulamanız gerekir. Eğer ki yaşamınızdan hoşnutsanız, Gül ancak o zaman yaşamınızın topraklarında büyümeye razı olacaktır.
Gül ile ilgili araştırma yaparken çoğu insanın, Gül deyince yoğun bir duygusallık ve özlemle çocukluklarının geçtiği zamanları yâd ettiklerine tanık oldum. Hele de bizim ülkemizde birine “Gül ağaçları senin içine ne ifade ediyor” diye sorun. Gözleri böyle uzaklara bakar, dudağına ufak bir tebessüm yerleşir ve doğduğu toprakları, evinin bahçesini betimlemeye başlar. Sonra Gülün buğusuna sarılmış anılar dillenir. Sanki hatıralarımızdaki güller kadar güzel değildir hiçbir gül. Onlar bambaşkadır.
Bu siteye ilk başladığımızda beni bu paylaşımı gerçekleştirmek için tetikleyen aslında iki çiçek vardı. Bunlardan biri Gül diğeri ise Lavanta. Gül çocukluğumun, ilk gençliğimin hikâyesidir. Ben henüz bir fidanken düşlediğim bütün hayallerim ve en imkânsız rüyalarım Gül kokar ve en az onun kadar “mükemmeldir”.
Bir zamanlar “Ben bir Yunan prensesi iken…” diye başlar benim öyküm. Bucak bucak portakal bahçelerinin arasındaki iki katlı evin damına kadar uzanan Gül ağaçlarına doğru devam eder. .
Ana yola doğru uzanan geniş patikanın her bir köşesinden tutunda evi arka girişine kadar çevreleyen her yerde güller dikiliydi. Pembeler, kırmızılar, kadife kırmızılar, sarı, beyaz…
Öğle uykusuna yatmaya yakın rüzgâr ara ara sinekliklerden sertçe girer, burnumun ucuna gül kokuları taşırdı. Uyuyamazdım. İlla dama çıkıp oradaki tombul siyah ve beyaz üzümleri olan asmanın altında yatakta uyumalıydım ya da Güneşten enerji sağaltıp suyumuzun ısınmasına neden olan o dikdörtgen camların üzerine “ Güneş biraz da beni ısıtsın” diyerek yayılmak isterdim. “Bu saatlerde çıkma kızım, yılan olur” derlerdi. Ama hiç biri de “kız nerde” diyerek evhamlanmaz ya da beni “ben sana çıkma demedim mi” şeklinde azarlamazdı. Bir bohem hayatın bir bohem fidanıydım. Suriye’ye sınır olan dağlar damdan görünürdü. Bir sınır şehrinin bir sınırsız hayal dünyasına sahiptim. Sınırlarda din, ırk, cinsiyet ayrımı olmadığını o zaman çoktan öğrenmiştim.
Dama çıkmazdan önce gizlice gidip bir adet muz (erzak bazında) birkaç adet şekerleme, bir de sakladıkları yeri bulacak kadar şanslıysam çikolata alır, deneysel “süslenme” ve “tat” işlemleri için gül yaprakları toplardım. Bir de bu arada küpe çiçeklerini kulaklarıma asmayı ihmal etmezdim. Güller dışında, yasemin, fulya, çimen, ilgimi çeken her hangi bir çiçek ya da otu da bez torbama koyar dama çıkardım. Her şey hazırdı. En yakın arkadaşım Elizabet’i çağırma vakti gelmişti. Damın arka ucuna kadar ilerler avazım çıktığı kadar “Elizaaaaaaabeeeeet” diye bağırırdım. Cevap gelirdi. “geliyoorummm” ben bir kez daha “damdayııııımmm”diye bağırırdım. Elizabet beni en çok seven insanlardan biriydi. Ben de O’nu çok sever ama duygularımı onun kadar iyi ifade edemezdim.
Dama çıkıp geldiğinde bir yandan mandalina yiyor olurdu bir yandan da onu arayan annesinin çağırışlarının yankısı ilişirdi kulaklarımıza: ). Oturur erzaklarımızı tüketir birkaç kelam eder elimize büyükçe taşlar alıp topladığım çiçekleri ezmeye başlardık. Özleri çıkana kadar bir güzel ezer karıştırırdık. Kokusu hoşumuza gidene kadar bu işleme devam ederdik. Sonra çıkan özü boynumuzun iki yanına sürerdik. “Elizabet” derdim bunun tadı nasıldır acaba. “Sen dur ben bakarım tadına, sana bir şey olmasın öleceksek ben öleyim” der ve tadardı. Sonra ben de tadardım. Bu seremoni sona erdiğinde “gel biraz sümüklü böcek karıştırıp kabuklarını toplayalım, geçen gün bulup yediğimiz ot da çok güzeldi ondan yiyelim mi” derdim. Kalkıp giderdik.
Ağlayan ağacın altında oturup onunla da kelam eder derdine ortak olurduk. “Neden ağlıyormuş” diye sorardım Elizabet’e. “Sadece hüzünlü insanların üzerine ağlarmış” derdi. “bence” derdim, “o da güller kadar güzel hem tadı nasıldır deneyelim mi?” ama ondan evvel terk edilmiş ambarlarda arkeolojik keşifler yapardık.
İşte böylesine bohem bir hayattı. Kurduğumuz düşler yıldız tozlarından meydana gelmiş örümcek ağları gibi birbirine kenetlenmişti.
Bana bir keresinde bir hikâye anlatmıştı. Bir yılan varmış o kadar büyükmüş ki bir insanı bile anında yutabiliyormuş. Bu hikâye beni uykularımdan ederdi. Kalkardım gecenin o vakti bahçelerin arasında yürüyerek Elizabet’in evine giderdim. Elim ayağım çamur, O’nu uyandırır ve şöyle derdim “ben burada uyumaya geldim, o yılan gelirde beni yemeye kalkarsa beni sen koruyacaksın!” Yorgan altına girer o yılanı hayal ederdik “kaç kişiyi yemiş bilinmiyor” derdi. Korku ve merak dolu geceler yerini kıkırdamalara bırakırdı. İşte o yılan Küçük Prenste çizildiği şekilde aklımda yer etmiştir.
Küçük Prens milyonların kalbine dokunan, içimizi dışımızı Gül kokularıyla sarmalayan bir çocuk kitabı değil de aslında bir “yaşam” öyküsüdür. Size anlatacaklarım O’nun biricik ve benzersiz çiçeği “Gül’ünün” serüvenidir.
© 2008 – 2010, Mai Mira. Tüm hakkı saklıdır. Yazıların isim ya da kaynak belirtmeden kullanımı yasaktır. Aksi halde davrananlar için yasal işlem uygulanacaktır.
Yorum yap

