Mai Mira
'MaiMira'
Evrende var olan her şeyin bir sesi, bir sözü vardır. Her varlık kendinden menkuldür amma, bir temsiliyet vasfı da vardır. Varoluşun sırrına dair mesajlar aktarır diğerlerine. Her varlık, diğerine aynadır. Çiçeklerin insan duygularını temsil ettiği söylenir hep. Aşkın çiçeği, gül’dür derler mesela. ‘’Meftun’unum ey dilber’’ diyerek, tutkusunu yükleyip bir gül’e sevdiğine yollayan kişi, ‘tenin hazlarını’ vaat ve talep etmektedir. Karanfil ise sadakatin çiçeği olarak bilinir. Sevdiğine karanfil gönderen kişi, ‘’Aşkına Sadığım’’ der sadece. Diğerini ikna etmeye soyunmaz, sadece kendinde var olanı dile getirir. Karşılığını talep etmez, sadece verir. Mağrurluk bilmeyen, cefakâr bir âşık gibi dağınıktır perçemleri. Mağrur değildir hayır, ama onurludur! Şevkle fışkırır toprağından, gitgide kazanır endamını ve her boğumunda içindeki güzelliği biraz daha yüceltir. Karanfil kokusu Devami...
Yorumlari oku (1)Doğa Sonbahar’a teslim oluyor, usulca, dikkat çekmeden. Tüm yaza coşkusunu gönlünden sunmuş çiçekler soluyor, dallar renkli giysilerini soyunuyor. Balkonumun kenarında bir fesleğen var, o da solmak üzere “beni neden yazmadın” diyor bana, biraz küsmüş, biraz da umutsuz. Dile gelmesine şaşırıyorum çünkü fesleğenler biraz içine dönüktür. Siz yanına gidip ona dokunmadıkça, o muhteşem kokusunu sunmazlar. Oysa bir kere bile onun özünü duyumsadığınızda, vazgeçilmez olurlar. Avucuma sinen kokusuyla değiyor parmaklarım klavyeye. Küçükken fesleğenin neden yenildiğini anlamazdım. Onlar bana güller kadar, yaseminler kadar özel gelirdi. Dalında dursunlar, yemeyin derdim. Ama sonradan anladım ki fesleğenler üst yapraklarının koparılmasına aldırmaz, yeni yapraklar vermeye devam ederler. Vermekle eksilmeyen bir zenginlikleri vardır. Yeter ki sevgiyle sulayın. Fesleğen seven insanlar da fedakar, şövalye ruhlu Devami...
Evrende varolanların kendi görebildiklerinden ve bilinmesi gerekenlerin kendi algılayabildiklerinden ibaret olduğunu zannedenler derler ki, ejderha diye birşey yokmuş! Hayal gücü geniş ve zamanı bol şairlerin uydurduğu, cahil halkı korkutup sindirmek isteyen hükümdarların ve genç kızları abartılı cesaret öyküleri ile etkilemek isteyen delikanlıların pohpohlayıp, püfpüfledikleri masal yaratıklarıymış onlar… Varsın Çin’in, Maçin’in, Mezopotamya’nın ve Mısır’nın, Orta ve Batı Avrupa’daki Germen topluluklarının, Vikinglerin, İrlandalılar’ın, hatta Kızılderiler’in ve Azteklerin kadim efsaneleri, yerin, göğün ve suyun korku salan büyüklükteki, gizemli hakimlerini anlatadursun. Üstelik bunlara ilişkin verilen ayrıntılar ve çizilen resimler çarpıcı bir benzerlikte olsun. Gel gör ki, şu yaşlı, şu sırlarla dolu dünya varolduğundan beri, üzerinde yaşamış her Devami...
İsmiyle müsemma olmayan bir çiçek varsa, o da katırtırnağıdır… Bu kadar latif ve naif bir varlığa böyle bir ismi layık görmek, olsa olsa kendini materyalizme adamış bir erkek botanikçinin işidir. Katırtırnağı, baharın ilk müjdecilerinden biridir. Bizler henüz kış soğuklarının gerginliğini üzerimizden atamamış, güneşin gülmeye başlayan yüzüne alışamamışken, bu parlak sarı çiçekler, neşeli suretleriyle, otoban kenarlarında pıtrak pıtrak boy verir ve baharın gelişini ilan ederler. Otoban kenarlarında boy verirler dedim de… Oraları değildir elbette asıl yerleri. Doğada kendiliğinden boy veren bütün çiçekler, uçsuz bucaksız çayırlara, yeşilden başlayıp yeşile akan bayırlara yakışırlar. Bizim doğayla buluşma yerimiz olan otoban kenarlarına kadar gelip, yüzlerini gösterdikleri için, onlara teşekkür etmemiz gerekir. Çocukluğumun hatırlanası ilk günlerinden beri, sevmişimdir ben Devami...
Bir film seyrettim; İmparatorlar Klubü (Emperor’s Club). Ölü Ozanlar Derneği’nin yönetmeninden bir öğretmen destanı daha… İnsanların büyük laflarla değil, yaşayan iyi örneklerle eğitileceğine, ismin ve markanın hiçbirşey, insan kalitesinin herşey olduğuna dair samimi bir filmdi… Hikayede öğretmen zor ve sorunlu bir öğrencisine çok umut bağlar. Hatta ona yardım etmek için prensiplerinden bile ödün verir. Ama sonuç büyük bir hayal kırıklığına dönüşür. Bundan dolayı kendini yenik ve kısmen de suçlu hisseder. Bu arada yıllarca emek verdiği okul tarafından da hakkının yendiğini görür. Bu durum onu istifaya kadar götürür. Ancak yıllar boyu her birine çok değerli şeyler katabildiğini gördüğü öğrencileriyle yaşadığı bir olay ona şunu söyletir; ‘’Anladım ki insan tek bir hatası veya tek bir doğrusu ile ölçülemezmiş. Bazen bir hataya veya bir doğruya takılıp kalmak, daha Devami...
‘’Evvel mor geçer bu bahçelerden… Kırmızının saltanatı ahiren gelir!’’ Nazan Bekiroğlu Mor değildir aslında ilk geçen bu bahçelerden. Mor’luğunu henüz bilmeyen uçarı eflatundur. Erguvanın ve leylağın pembeye, morsalkımın uçuk maviye meyyal, kararsız, hayalci siluetleridir ilk göz ağrılarımız. Henüz bilmediği yaşamı değil, ‘’yaşama fikrini’’ seven, biraz şımarık, biraz tutarsız, yağmurla hüzne, rüzgarla hevese bürünen, utangaçlıkla pervasızlık arasında hızlı gelgitler yaşayan, sefa-ehli tazeleridir onlar bahçemizin. Rayihaları bile, genç kız parfümlerine esin olacak türden, uzun boylu kalmaya değil şöyle bir görünüp kaçmaya ayarlı, perran şeylerdir… İçlerinde en çarpıcı ve sıradışı olanı bence mor salkımdır… Biraz nazlatılmak ister baştan! İki-üç yıl bekletir sunmak için çiçeklerini. Sonra yavaştan yavaştan açar kendini, usulca koyverir. Zaman Devami...
Tozlu sıcak yola tatlı bir fısıltı gibi düşmeye başlayan, sonra da bardaktan boşanırcasına dökülen ihtişamlı Eylül yağmuru… Saçlarından sular süzülürken ve sırılsıklam olmuşken elbiselerin, küçük bir kız çocuğu gibi seke seke yürümek, ya da kahkahalar atarak koşmak arzusu… Sağanağın ardından gelen huzur… Aniden can bulmuş gibi ötmeye başlayan kuşlar… Ne zamandır neme hasret kalmış topraktan yükselen muhteşem koku… Ve vücudunun rüzgarıyla harekete geçip burun deliklerine dolan gönülçelen bir rayiha; dünyanın en kadim, en güngörmüş meyve ağaçlarından biri olan incirin gizemli çağrısı… Çocukluğumun ve ilk-gençliğimin en unutulmaz anılarından bazılarını benimle paylaşmıştır incir ağaçları. Ve doğasına beceriyle uyum sağladıkları İstanbul’un olmadık köşelerinde halen karşıma çıkıp, beni o esrik kokularıyla bir hoş ederler. Sen Devami...
Vera Zingsem’in Lilith adlı kitabını (Almanca’dan çeviri Devrim Doğan Yüzer) okurken orada Isolde Kurz’dan bir şiire rastladım. Bilgelikle dolu bu şiir de saklı ne kadar çok şey vardı. Genesis’e göre yaratılmış ilk kadın Lilith’tir. Bu etkileyici öyküden keyif almanızı dilerim. Burada olup bitene yorum katmayacağım. Çünkü yüreğiyle görebilen, bilecektir… Adem Ve Lilith Zirveler alev alır almaz Ve ilk kuşlar sabah ışıklarının haberini verir vermez Lilith kayalardan oluşan sarayından bedenini çıkarır Ve hımbıl eşini uyandırır “Uyan Adem! Güneş el sallıyor Sislerin hayaletleri gözden kayboluyor Çimenlerin üstünde saklanıyor Her yaprakta çiğler parlıyor Gün bizi selamlıyor Su damlaları ve bülbül sesleriyle Uyan Adem uyan! Tavşanlar su içiyor çaydan Beni bulmak istiyorsan yeryüzünde Veya gökyüzünde O zaman koşmaya hazırlan! Uyan Adem uyan!” Dostu onu duyar Ve Devami...
Derler ki doğanın elinde sonsuz bir şifa vardır. Derdi veren Yaradan, dünyanın bir yerinde, kah bir kayanın gölgesi, kah bir yamacın dibinde onun dermanına da boyverdirmiştir. Sadece bir hal vardır ki, insanlık halleri içinde, onun derdi de dermanı da birdir. Sevdalık çekmek derler bu halin adına… Kime doğru çekildiyse, – günebakan çiçeğinin güneşe dönüşü gibi yüzünü kimden yana döndüyse – şu gönül , derdin de dermanın da gayri onun sesi, onun yüzü, onun teni olur. İşte tam da budur sevdanın paradoksu; dermana yakınlaştıkça derde de yakın, dertten uzaklaştıkça dermandan da ırak olunur… Aşkın divaneliği de buradan gelir zahir! Ademoğulları ile Havvakızları bir terazinin iki ayrı kefesine oturmuş ağırlıklar gibidirler sevda oyununda. Dengeyi korumaya değil de, ağır basmaya çalıştıkça herbiri, çalkalanır durur kefeler, hak hukuk kalmaz aralarında, sevdanın adaleti Devami...
Levi için… Bonzai ağaçları genelde farklı bir tür bitki olarak bilinir. Sanki yüzüklerin efendisindeki orta dünyaya aitlermiş gibi, fantastik görünümleri vardır. Oysa Bonzai doğadaki her tür bitkiden elde edilebilir. Japonca Bon “kap – saksı” sai ise ağaç bitki anlamına gelmektedir. Bonsai kısaca “saksı ağacı (bitkisi)” demektir. Bir çam ya da söğüt ağacı bonzai haline getirilebilir. Ya da ardıç, akasya aklınıza ne gelirse! Bu nedenle, Bonzai kökleri çok eski çağlara dayanan bir sanattır diyebiliriz. Arkeolojik kayıtlara göre bonzai kültürü Çin’de ortaya çıkmış, Tibetli rahipler tarafından Japonya’ya getirilmiş, o zamandan beri de en çok japonlar tarafından benimsenmiştir. 2. Dünya savaşı sonunda Japonya’dan dönen askerler tarafından batıya yayılmıştır. İlk olarak Hun Hükümdarlığı zamanında (M.Ö. 206 – M.S 220) minyatür manzaralarla birlikte Devami...
