Mai Mira
'Yaşam ve elementi'
Evrende var olan her şeyin bir sesi, bir sözü vardır. Her varlık kendinden menkuldür amma, bir temsiliyet vasfı da vardır. Varoluşun sırrına dair mesajlar aktarır diğerlerine. Her varlık, diğerine aynadır. Çiçeklerin insan duygularını temsil ettiği söylenir hep. Aşkın çiçeği, gül’dür derler mesela. ‘’Meftun’unum ey dilber’’ diyerek, tutkusunu yükleyip bir gül’e sevdiğine yollayan kişi, ‘tenin hazlarını’ vaat ve talep etmektedir. Karanfil ise sadakatin çiçeği olarak bilinir. Sevdiğine karanfil gönderen kişi, ‘’Aşkına Sadığım’’ der sadece. Diğerini ikna etmeye soyunmaz, sadece kendinde var olanı dile getirir. Karşılığını talep etmez, sadece verir. Mağrurluk bilmeyen, cefakâr bir âşık gibi dağınıktır perçemleri. Mağrur değildir hayır, ama onurludur! Şevkle fışkırır toprağından, gitgide kazanır endamını ve her boğumunda içindeki güzelliği biraz daha yüceltir. Karanfil kokusu Devami...
Yorumlari oku (1)Evrende varolanların kendi görebildiklerinden ve bilinmesi gerekenlerin kendi algılayabildiklerinden ibaret olduğunu zannedenler derler ki, ejderha diye birşey yokmuş! Hayal gücü geniş ve zamanı bol şairlerin uydurduğu, cahil halkı korkutup sindirmek isteyen hükümdarların ve genç kızları abartılı cesaret öyküleri ile etkilemek isteyen delikanlıların pohpohlayıp, püfpüfledikleri masal yaratıklarıymış onlar… Varsın Çin’in, Maçin’in, Mezopotamya’nın ve Mısır’nın, Orta ve Batı Avrupa’daki Germen topluluklarının, Vikinglerin, İrlandalılar’ın, hatta Kızılderiler’in ve Azteklerin kadim efsaneleri, yerin, göğün ve suyun korku salan büyüklükteki, gizemli hakimlerini anlatadursun. Üstelik bunlara ilişkin verilen ayrıntılar ve çizilen resimler çarpıcı bir benzerlikte olsun. Gel gör ki, şu yaşlı, şu sırlarla dolu dünya varolduğundan beri, üzerinde yaşamış her Devami...
İsmiyle müsemma olmayan bir çiçek varsa, o da katırtırnağıdır… Bu kadar latif ve naif bir varlığa böyle bir ismi layık görmek, olsa olsa kendini materyalizme adamış bir erkek botanikçinin işidir. Katırtırnağı, baharın ilk müjdecilerinden biridir. Bizler henüz kış soğuklarının gerginliğini üzerimizden atamamış, güneşin gülmeye başlayan yüzüne alışamamışken, bu parlak sarı çiçekler, neşeli suretleriyle, otoban kenarlarında pıtrak pıtrak boy verir ve baharın gelişini ilan ederler. Otoban kenarlarında boy verirler dedim de… Oraları değildir elbette asıl yerleri. Doğada kendiliğinden boy veren bütün çiçekler, uçsuz bucaksız çayırlara, yeşilden başlayıp yeşile akan bayırlara yakışırlar. Bizim doğayla buluşma yerimiz olan otoban kenarlarına kadar gelip, yüzlerini gösterdikleri için, onlara teşekkür etmemiz gerekir. Çocukluğumun hatırlanası ilk günlerinden beri, sevmişimdir ben Devami...
‘’Evvel mor geçer bu bahçelerden… Kırmızının saltanatı ahiren gelir!’’ Nazan Bekiroğlu Mor değildir aslında ilk geçen bu bahçelerden. Mor’luğunu henüz bilmeyen uçarı eflatundur. Erguvanın ve leylağın pembeye, morsalkımın uçuk maviye meyyal, kararsız, hayalci siluetleridir ilk göz ağrılarımız. Henüz bilmediği yaşamı değil, ‘’yaşama fikrini’’ seven, biraz şımarık, biraz tutarsız, yağmurla hüzne, rüzgarla hevese bürünen, utangaçlıkla pervasızlık arasında hızlı gelgitler yaşayan, sefa-ehli tazeleridir onlar bahçemizin. Rayihaları bile, genç kız parfümlerine esin olacak türden, uzun boylu kalmaya değil şöyle bir görünüp kaçmaya ayarlı, perran şeylerdir… İçlerinde en çarpıcı ve sıradışı olanı bence mor salkımdır… Biraz nazlatılmak ister baştan! İki-üç yıl bekletir sunmak için çiçeklerini. Sonra yavaştan yavaştan açar kendini, usulca koyverir. Zaman Devami...
Vera Zingsem’in Lilith adlı kitabını (Almanca’dan çeviri Devrim Doğan Yüzer) okurken orada Isolde Kurz’dan bir şiire rastladım. Bilgelikle dolu bu şiir de saklı ne kadar çok şey vardı. Genesis’e göre yaratılmış ilk kadın Lilith’tir. Bu etkileyici öyküden keyif almanızı dilerim. Burada olup bitene yorum katmayacağım. Çünkü yüreğiyle görebilen, bilecektir… Adem Ve Lilith Zirveler alev alır almaz Ve ilk kuşlar sabah ışıklarının haberini verir vermez Lilith kayalardan oluşan sarayından bedenini çıkarır Ve hımbıl eşini uyandırır “Uyan Adem! Güneş el sallıyor Sislerin hayaletleri gözden kayboluyor Çimenlerin üstünde saklanıyor Her yaprakta çiğler parlıyor Gün bizi selamlıyor Su damlaları ve bülbül sesleriyle Uyan Adem uyan! Tavşanlar su içiyor çaydan Beni bulmak istiyorsan yeryüzünde Veya gökyüzünde O zaman koşmaya hazırlan! Uyan Adem uyan!” Dostu onu duyar Ve Devami...
Derler ki doğanın elinde sonsuz bir şifa vardır. Derdi veren Yaradan, dünyanın bir yerinde, kah bir kayanın gölgesi, kah bir yamacın dibinde onun dermanına da boyverdirmiştir. Sadece bir hal vardır ki, insanlık halleri içinde, onun derdi de dermanı da birdir. Sevdalık çekmek derler bu halin adına… Kime doğru çekildiyse, – günebakan çiçeğinin güneşe dönüşü gibi yüzünü kimden yana döndüyse – şu gönül , derdin de dermanın da gayri onun sesi, onun yüzü, onun teni olur. İşte tam da budur sevdanın paradoksu; dermana yakınlaştıkça derde de yakın, dertten uzaklaştıkça dermandan da ırak olunur… Aşkın divaneliği de buradan gelir zahir! Ademoğulları ile Havvakızları bir terazinin iki ayrı kefesine oturmuş ağırlıklar gibidirler sevda oyununda. Dengeyi korumaya değil de, ağır basmaya çalıştıkça herbiri, çalkalanır durur kefeler, hak hukuk kalmaz aralarında, sevdanın adaleti Devami...
Levi için… Bonzai ağaçları genelde farklı bir tür bitki olarak bilinir. Sanki yüzüklerin efendisindeki orta dünyaya aitlermiş gibi, fantastik görünümleri vardır. Oysa Bonzai doğadaki her tür bitkiden elde edilebilir. Japonca Bon “kap – saksı” sai ise ağaç bitki anlamına gelmektedir. Bonsai kısaca “saksı ağacı (bitkisi)” demektir. Bir çam ya da söğüt ağacı bonzai haline getirilebilir. Ya da ardıç, akasya aklınıza ne gelirse! Bu nedenle, Bonzai kökleri çok eski çağlara dayanan bir sanattır diyebiliriz. Arkeolojik kayıtlara göre bonzai kültürü Çin’de ortaya çıkmış, Tibetli rahipler tarafından Japonya’ya getirilmiş, o zamandan beri de en çok japonlar tarafından benimsenmiştir. 2. Dünya savaşı sonunda Japonya’dan dönen askerler tarafından batıya yayılmıştır. İlk olarak Hun Hükümdarlığı zamanında (M.Ö. 206 – M.S 220) minyatür manzaralarla birlikte Devami...
Nisan geldi mi güneşe hasret kalplerimizi havalandırmak için can atmaya başlarız. Bazen Güneş öylesine dostanedir ki, sanki kara kışı yaşayan ben değilmişim gibi gelir. İnsanın unutkanlığı ebedi olsa gerek! En azından benim ki öyle İçimden keşke diyorum, hadi baharı kutlasak. Bir papatya yazısı yazayım diyorum, başa taç edilecek cinsten. İçim dışım hazır kelebeklerle dolmuşken. Hazır, “yaşa, sev, unut” döngüsünün, “yaşa!” kısmına gelmişken yeniden. Papatya seven bir arkadaşıma yazacağım diye niyetlenmiştim bayağıdır. Ama kendisine papatyayı yakıştıramadığımı fark ettiğimden olsa gerek, dilim de varmıyor. Yine de papatya birilerine öyle çok yakışıyor ki. Papatyayı anlatmayacağım ama papatya gibi birini anlatacağım size. Adı papatya olsun, Teoman’ın şarkısında ki gibi hani 22 sene dost kalıp son 3 senedir görüşmediğim bu papatya kadın bana dünyanın en güzel Devami...
Göçebe rüzgarın tek evi yürektir. İçeri girene kadar pes etmeyecektir…Distant Lands Kilometrelerce yürüyüp, kumsalın ıssız bir yerinde sırtüstü uzanıp düşlere dalmamın ardından haftalar geçti. Sonra her rüzgarda kendimi dışarı atar, her yağmurda ıslanır oldum. Kimi zaman rüzgara sırtımı vererek kimi zaman da ona karşı koyarak, bir çok alt-üst oluş yaşadım. Her şey masalsı düşlerimin gölgesinde darmadağın olup, dünyanın dört bucağını dolaştı. Yaşamımın tüm “bağımlılıklarından” bağımsız olabilmek kadar özgürdü rüzgar. Çok ama çok güçlüydü. Gücünün zarafetinden ise öğrenmem gereken çok şey vardı… Kimi zaman etekleri savrulan bir tanrıçanın güneşe duyduğu aşk, kimi zaman Poseidon’un beyaz kumsalda endişeli bir şekilde aradığı “vicdanıydı” rüzgar. Bazen Seth’in kara bulutlarını taşıyor ve sonsuz karmaşalara neden oluyordu. Rüzgar paganlarda dişi bir enerji olarak Devami...
Dün gece yazlığımıza geldim. Yazlık kavramı haklı olarak genelde deniz ve güneş olarak algılanır. Benim buraya gelmekte ki ilk mazeretim ise küçük cennet bahçemiz. Çiçekleri herkes sever, çiçek sevmeyen insan yeşili, ağaçları sever. Ama beğendiğimiz çiçeğin ya da bitkinin güzelliğini arzularken, hepsinin zamana, bakıma ve sevgiye ihtiyaçları olduğunu unutmamalıyız. Bizim küçük bahçemiz yıllardır verdiğimiz emeğin sonucunda, insan boyunu geçen gül ağaçlarıyla, mor salkımlarla, yavaş da olsa giriş kapısını sarmalamaya niyetli yaseminlerle dolu. Hamağıma yattığımda bütün bu kokulara hanımeli de eşlik etmeye başladı. Kiraz, erik, çam ağacımız bile var. Mor ve mavinin her tonunda kır çiçekleri, lavanta, çarkıfelek, küçük fidan siyah gülümüz, Japon güllerimiz… Gülün her rengi… Daha bu sene ektiğimiz pembe ve beyaz sakuralar…Ne ararsanız. Oysa buraya ilk geldiğimizde yani 10 sene Devami...
