Mai Mira

"…Kendi deniz yildizinin parildadigi yere dek…"

AstroFaculta

Linkler

'Rayihanın Mistik Yolculuğu'

Evrende var olan her şeyin bir sesi, bir sözü vardır. Her varlık kendinden menkuldür amma, bir temsiliyet vasfı da vardır. Varoluşun sırrına dair mesajlar aktarır diğerlerine. Her varlık, diğerine aynadır. Çiçeklerin insan duygularını temsil ettiği söylenir hep. Aşkın çiçeği, gül’dür derler mesela. ‘’Meftun’unum ey dilber’’ diyerek, tutkusunu yükleyip bir gül’e sevdiğine yollayan kişi, ‘tenin hazlarını’ vaat ve talep etmektedir. Karanfil ise sadakatin çiçeği olarak bilinir. Sevdiğine karanfil gönderen kişi, ‘’Aşkına Sadığım’’ der sadece. Diğerini ikna etmeye soyunmaz, sadece kendinde var olanı dile getirir. Karşılığını talep etmez, sadece verir. Mağrurluk bilmeyen, cefakâr bir âşık gibi dağınıktır perçemleri. Mağrur değildir hayır, ama onurludur! Şevkle fışkırır toprağından, gitgide kazanır endamını ve her boğumunda içindeki güzelliği biraz daha yüceltir. Karanfil kokusu Devami...

Doğa Sonbahar’a teslim oluyor, usulca, dikkat çekmeden. Tüm yaza coşkusunu gönlünden sunmuş çiçekler soluyor, dallar renkli giysilerini soyunuyor. Balkonumun kenarında bir fesleğen var, o da solmak üzere “beni neden yazmadın” diyor bana, biraz küsmüş, biraz da umutsuz. Dile gelmesine şaşırıyorum çünkü fesleğenler biraz içine dönüktür. Siz yanına gidip ona dokunmadıkça, o muhteşem kokusunu sunmazlar. Oysa bir kere bile onun özünü duyumsadığınızda, vazgeçilmez olurlar. Avucuma sinen kokusuyla değiyor parmaklarım klavyeye. Küçükken fesleğenin neden yenildiğini anlamazdım. Onlar bana güller kadar, yaseminler kadar özel gelirdi. Dalında dursunlar, yemeyin derdim. Ama sonradan anladım ki fesleğenler üst yapraklarının koparılmasına aldırmaz, yeni yapraklar vermeye devam ederler. Vermekle eksilmeyen bir zenginlikleri vardır.  Yeter ki sevgiyle sulayın. Fesleğen seven insanlar da fedakar, şövalye ruhlu Devami...

İsmiyle müsemma olmayan bir çiçek varsa, o da katırtırnağıdır… Bu kadar latif ve naif bir varlığa böyle bir ismi layık görmek, olsa olsa kendini materyalizme adamış bir erkek botanikçinin işidir. Katırtırnağı, baharın ilk müjdecilerinden biridir. Bizler henüz kış soğuklarının gerginliğini üzerimizden atamamış, güneşin gülmeye başlayan yüzüne alışamamışken, bu parlak sarı çiçekler, neşeli suretleriyle, otoban kenarlarında pıtrak pıtrak boy verir ve baharın gelişini ilan ederler. Otoban kenarlarında boy verirler dedim de… Oraları değildir elbette asıl yerleri. Doğada kendiliğinden boy veren bütün çiçekler, uçsuz bucaksız çayırlara, yeşilden başlayıp yeşile akan bayırlara yakışırlar. Bizim doğayla buluşma yerimiz olan otoban kenarlarına kadar gelip, yüzlerini gösterdikleri için, onlara teşekkür etmemiz gerekir. Çocukluğumun hatırlanası ilk günlerinden beri, sevmişimdir ben Devami...

‘’Evvel mor geçer bu bahçelerden… Kırmızının saltanatı ahiren gelir!’’ Nazan Bekiroğlu Mor değildir aslında ilk geçen bu bahçelerden. Mor’luğunu henüz bilmeyen uçarı eflatundur.  Erguvanın ve leylağın pembeye, morsalkımın uçuk maviye meyyal, kararsız, hayalci siluetleridir ilk göz ağrılarımız. Henüz bilmediği yaşamı değil, ‘’yaşama fikrini’’ seven, biraz şımarık, biraz tutarsız, yağmurla hüzne, rüzgarla hevese bürünen, utangaçlıkla pervasızlık arasında hızlı gelgitler yaşayan, sefa-ehli tazeleridir onlar bahçemizin.  Rayihaları bile, genç kız parfümlerine esin olacak türden, uzun boylu kalmaya değil şöyle bir görünüp kaçmaya ayarlı, perran şeylerdir… İçlerinde en çarpıcı ve sıradışı olanı bence mor salkımdır… Biraz nazlatılmak ister baştan! İki-üç yıl bekletir sunmak için çiçeklerini. Sonra yavaştan yavaştan açar kendini, usulca koyverir. Zaman Devami...

23 08, 2010

Vera Zingsem’in Lilith adlı kitabını (Almanca’dan çeviri Devrim Doğan Yüzer) okurken orada Isolde Kurz’dan bir şiire rastladım. Bilgelikle dolu bu şiir de saklı ne kadar çok şey vardı. Genesis’e göre yaratılmış ilk kadın Lilith’tir. Bu etkileyici öyküden keyif almanızı dilerim. Burada olup bitene yorum katmayacağım. Çünkü yüreğiyle görebilen, bilecektir… Adem Ve Lilith Zirveler alev alır almaz Ve ilk kuşlar sabah ışıklarının haberini verir vermez Lilith kayalardan oluşan sarayından bedenini çıkarır Ve hımbıl eşini uyandırır “Uyan Adem! Güneş el sallıyor Sislerin hayaletleri gözden kayboluyor Çimenlerin üstünde saklanıyor Her yaprakta çiğler parlıyor Gün bizi selamlıyor Su damlaları ve bülbül sesleriyle Uyan Adem uyan! Tavşanlar su içiyor çaydan Beni bulmak istiyorsan yeryüzünde Veya gökyüzünde O zaman koşmaya hazırlan! Uyan Adem uyan!” Dostu onu duyar Ve Devami...

01 04, 2010

Nisan geldi mi güneşe hasret kalplerimizi havalandırmak için can atmaya başlarız. Bazen Güneş öylesine dostanedir ki, sanki kara kışı yaşayan ben değilmişim gibi gelir. İnsanın unutkanlığı ebedi olsa gerek! En azından benim ki öyle İçimden keşke diyorum, hadi baharı kutlasak. Bir papatya yazısı yazayım diyorum, başa taç edilecek cinsten. İçim dışım hazır kelebeklerle dolmuşken. Hazır, “yaşa, sev, unut” döngüsünün, “yaşa!” kısmına gelmişken yeniden. Papatya seven bir arkadaşıma yazacağım diye niyetlenmiştim bayağıdır. Ama kendisine papatyayı yakıştıramadığımı fark ettiğimden olsa gerek, dilim de varmıyor. Yine de papatya birilerine öyle çok yakışıyor ki. Papatyayı anlatmayacağım ama papatya gibi birini anlatacağım size. Adı papatya olsun, Teoman’ın şarkısında ki gibi hani 22 sene dost kalıp son 3 senedir görüşmediğim bu papatya kadın bana dünyanın en güzel Devami...

Yalnış mı kalmış aklımda yoksa Muhabbet Sokağı Numara 90 Boşamı gidecek bu kadar çaba İçim ürperiyor, Ya evde yoksan… Ne güzel şarkıdır! Adamın biri, kadının birinin yoluna düşmüş gider. Yağmurda sokak kedileri gibi ıslanmış, üşümüş Ve en fenasından özlemiş… Kapıyı değil, Kendini açsın diye gider. Geleceğini bilip de sobayı yakmış olsun, Masanın üstünde de bir küçük rakı olsun, Muhabbet olsun… İnsan insanın muhabbetine gider! Muhabbet dediğin, bir gönül kamaşmasıdır… İster aşkı olsun, ister oynaşı, ister gönül dostu, ister yoldaşı, o kişinin adını anınca insanın içi bir hoş olur. ‘’İyi’’  gelen birşey vardır o insanda, Kucaklayan, ısıtan, doyuran birşey… Kalbinin karasını aklayan, İçindeki güzeli büyüten, çirkinin üstünü örtüp saklayan, Bir kendine has merhemi vardır senin yaralarına sürdüğü işte… Bir türkü ancak O’nunla dinlenince o Devami...

“Yaşam bir nehirdir” denir, akıntıya karşı durmak ise sadece zaman kaybıdır. Oysa bazen düşünüyorum, belki de yaşam dediğimiz, nehrin berrak sularına yansıyan hikâyelerimizden ibarettir. Sayısız öykü binlerce yıl boyunca, bir kıtadan bir diğerine seyahat eder. Kimi yerde coşkun, kimi yerde ise durgundur sular. Nehir kenarında durup avuçlarımızla bir yudum su aldığımızda ise, hikâyeler bize can katacaktır. Su yaşamdır -ki içimize girip, kana dönüşür. Tende, tadını bırakır. Ama hikâyeler, onları “yazanlar” olmadan gerçekleşemezdi. Su hep vardı, bizi bize, bizi size, sizi bize yansıtmak ama belki de “beni bana anlatmak” için. Son günlerde ayağımı suya değdirerek, güneşin sıcacık dokunuşunu sabahlarıma eklediğimden beri, kalbimin etrafını bir altın hare gibi sarmalayan bir masalın içine düştüm. Yansımalar ve yanılsamalar labirentinden bir kanatlı gelip tenime serin, sıcak ve Devami...

Ezeli sırları ne sen bilirsin ne de ben Bu muammayı ne sen okuyabilirsin ne de ben Perde ardında sen ben dedikodusu var amma… Perde kalktı mı ne sen kalırsın ne de ben Ömer Hayyam Bizler her ne kadar modern dünyanın ihtişamlı şehirlerinde yaşıyor olsak da, geçmişin hikâyeleri ve seremonileri dünyanın her santim toprağına işlemiştir. Din ve tarihin akıl almaz efsaneleri iç içe geçerek ruhumuzu besler, yaşamımıza kendi niteliklerinden katmaya devam eder. Varlığı gören insanların gözünden bile betimlenmeden dünyanın 7 harikası arasına girmiş Babil’in Asma Bahçeleri, kumdan tepeler altında gömülü olarak geçirdiği binlerce yılın ardından sonunda “bir zamanlar var olduğuna” dair kanıtlarını gün yüzüne çıkarmaya başlamıştır. Size anlatacaklarım ise bu görkemli bahçelerin dallarına serpilmiş, yüzlercesinin bir arada yaşadığı “bir tanecik“ üzümün hikâyesidir.   Devami...

Bu yazıda birkaç şeye birden kalkışacağım… Adı Karamel olan bir filmden bahsedeceğim Filmde geçen adıyla karamelin, bizim bildiğimiz ismiyle ağdanın ritüelinden bahsedeceğim Bir de birçok sevdiğimiz tatlının içinde varolan, yenilebilir karamelin yapımından ve karamelli birkaç tariften… İlk önce film; Karamel 2007 yılı yapımı bir film. Lübnanlı bir kadın yönetmenin, Nadine Labaki’nin, Orta Doğu’nun muhteşem kadınlarına adadığı bir methiye. Film Beyrutta geçiyor. İslami bir yönetimin komando kıyafetli askerlerinin kol gezdiği, tozlu, sıcak, kalabalık, trafik keşmekeşiyle şenlenmiş, baharat, hasret, kızgınlık, aşk, coşku, yılgınlık, umut, boş-inançlar, samimiyet, kaybolmuşluk, saflık, oyunbazlık, yani cıvıl cıvıl insan kokan sokaklarında… Beş sıradan ama muhteşem kadının yaşamlarından bir kesit sunuyor Nadine Labaki. Bütün güzel filmlerde olduğu gibi, bu Devami...