Mai Mira
Levi için… Bonzai ağaçları genelde farklı bir tür bitki olarak bilinir. Sanki yüzüklerin efendisindeki orta dünyaya aitlermiş gibi, fantastik görünümleri vardır. Oysa Bonzai doğadaki her tür bitkiden elde edilebilir. Japonca Bon “kap – saksı” sai ise ağaç bitki anlamına gelmektedir. Bonsai kısaca “saksı ağacı (bitkisi)” demektir. Bir çam ya da söğüt ağacı bonzai haline getirilebilir. Ya da ardıç, akasya aklınıza ne gelirse! Bu nedenle, Bonzai kökleri çok eski çağlara dayanan bir sanattır diyebiliriz. Arkeolojik kayıtlara göre bonzai kültürü Çin’de ortaya çıkmış, Tibetli rahipler tarafından Japonya’ya getirilmiş, o zamandan beri de en çok japonlar tarafından benimsenmiştir. 2. Dünya savaşı sonunda Japonya’dan dönen askerler tarafından batıya yayılmıştır. İlk olarak Hun Hükümdarlığı zamanında (M.Ö. 206 – M.S 220) minyatür manzaralarla birlikte Devami...
yorumlari oku (2)Nisan geldi mi güneşe hasret kalplerimizi havalandırmak için can atmaya başlarız. Bazen Güneş öylesine dostanedir ki, sanki kara kışı yaşayan ben değilmişim gibi gelir. İnsanın unutkanlığı ebedi olsa gerek! En azından benim ki öyle İçimden keşke diyorum, hadi baharı kutlasak. Bir papatya yazısı yazayım diyorum, başa taç edilecek cinsten. İçim dışım hazır kelebeklerle dolmuşken. Hazır, “yaşa, sev, unut” döngüsünün, “yaşa!” kısmına gelmişken yeniden. Papatya seven bir arkadaşıma yazacağım diye niyetlenmiştim bayağıdır. Ama kendisine papatyayı yakıştıramadığımı fark ettiğimden olsa gerek, dilim de varmıyor. Yine de papatya birilerine öyle çok yakışıyor ki. Papatyayı anlatmayacağım ama papatya gibi birini anlatacağım size. Adı papatya olsun, Teoman’ın şarkısında ki gibi hani 22 sene dost kalıp son 3 senedir görüşmediğim bu papatya kadın bana dünyanın en Devami...
Dünya, bazen gerçek, bazen de gerçeğin bir rüyaya dönüşebildiği yer. Bazen bütün parıltılı anlamlardan yoksunken, bazen de, anlamın ta kendisi. Bir sevgililer günü, bir sevgililer “dünü”. Bize yaşamdan kalan şey ise sadece hatıralar. Bazen unutulmayan, bazen unutulması gereken… Kimisi için farklı birçok hayatın iç içe geçmesi, kimisi için de saf bir tutkunun üzerini örten, saydam hatıralar. Aşk, öfke, şefkat, kin, arzu, korku, nefret, intikam… Tüm bu hislerin hayatın, “bu hayatımızın” içinde olduğunu bana hatırlatan bir film izledim. “Bilmekle” hatırlamak bazen öyle farklı ki… Film bittiğinde, gözlerimi kapattım. Sessizce bir süre durdum. Göz kapaklarımın altından, unutulmaya yüz tutmuş birçok hatıranın geçip gitmesini izledim. Hepsinin ortak noktası, her hatıramın bana bakan bir çift gözü olmasıydı. Üzerinden zaman geçtikten sonra, hatıralar bizi aldatabilir. Sözcükleri bazen farklı Devami...
Göçebe rüzgarın tek evi yürektir. İçeri girene kadar pes etmeyecektir…Distant Lands Kilometrelerce yürüyüp, kumsalın ıssız bir yerinde sırtüstü uzanıp düşlere dalmamın ardından haftalar geçti. Sonra her rüzgarda kendimi dışarı atar, her yağmurda ıslanır oldum. Kimi zaman rüzgara sırtımı vererek kimi zaman da ona karşı koyarak, bir çok alt-üst oluş yaşadım. Her şey masalsı düşlerimin gölgesinde darmadağın olup, dünyanın dört bucağını dolaştı. Yaşamımın tüm “bağımlılıklarından” bağımsız olabilmek kadar özgürdü rüzgar. Çok ama çok güçlüydü. Gücünün zarafetinden ise öğrenmem gereken çok şey vardı… Kimi zaman etekleri savrulan bir tanrıçanın güneşe duyduğu aşk, kimi zaman Poseidon’un beyaz kumsalda endişeli bir şekilde aradığı “vicdanıydı” rüzgar. Bazen Seth’in kara bulutlarını taşıyor ve sonsuz karmaşalara neden oluyordu. Rüzgar paganlarda dişi bir enerji Devami...
“Yaşam bir nehirdir” denir, akıntıya karşı durmak ise sadece zaman kaybıdır. Oysa bazen düşünüyorum, belki de yaşam dediğimiz, nehrin berrak sularına yansıyan hikâyelerimizden ibarettir. Sayısız öykü binlerce yıl boyunca, bir kıtadan bir diğerine seyahat eder. Kimi yerde coşkun, kimi yerde ise durgundur sular. Nehir kenarında durup avuçlarımızla bir yudum su aldığımızda ise, hikâyeler bize can katacaktır. Su yaşamdır -ki içimize girip, kana dönüşür. Tende, tadını bırakır. Ama hikâyeler, onları “yazanlar” olmadan gerçekleşemezdi. Su hep vardı, bizi bize, bizi size, sizi bize yansıtmak ama belki de “beni bana anlatmak” için. Son günlerde ayağımı suya değdirerek, güneşin sıcacık dokunuşunu sabahlarıma eklediğimden beri, kalbimin etrafını bir altın hare gibi sarmalayan bir masalın içine düştüm. Yansımalar ve yanılsamalar labirentinden bir kanatlı gelip tenime serin, Devami...
Dün gece yazlığımıza geldim. Yazlık kavramı haklı olarak genelde deniz ve güneş olarak algılanır. Benim buraya gelmekte ki ilk mazeretim ise küçük cennet bahçemiz. Çiçekleri herkes sever, çiçek sevmeyen insan yeşili, ağaçları sever. Ama beğendiğimiz çiçeğin ya da bitkinin güzelliğini arzularken, hepsinin zamana, bakıma ve sevgiye ihtiyaçları olduğunu unutmamalıyız. Bizim küçük bahçemiz yıllardır verdiğimiz emeğin sonucunda, insan boyunu geçen gül ağaçlarıyla, mor salkımlarla, yavaş da olsa giriş kapısını sarmalamaya niyetli yaseminlerle dolu. Hamağıma yattığımda bütün bu kokulara hanımeli de eşlik etmeye başladı. Kiraz, erik, çam ağacımız bile var. Mor ve mavinin her tonunda kır çiçekleri, lavanta, çarkıfelek, küçük fidan siyah gülümüz, Japon güllerimiz… Gülün her rengi… Daha bu sene ektiğimiz pembe ve beyaz sakuralar…Ne ararsanız. Oysa buraya ilk geldiğimizde yani 10 Devami...
Bazen düşünürüm de, hiç şiir sevmeyen insanların bile hayallerinin bir kıyısında asla ölmeyen bir dize vardır. Tuhaf zamanlarda akla gelir de ifade edilemez. Benim bir şiirim var, her kelimesinin kokusunu ezbere bildiğim… Bugün bir konu olmasın, bugün sadece kelimeler kendini anlatsın ve siz rüzgarı hatırlayın… Fırtına tadı var dudaklarında, nerede dolaştın? Acımasız düşlerinde gün boyu, deniz ve kayanın, Çıplak koydu saldırgan bir rüzgâr tepeleri Soydu bıraktı iliklerine dek özlemini Ve gözbebeklerin aldı haberini korkulu düşlerin Köpüklerle çizerek anıyı! Nerede kısacık eylül’ün o tanıdık can yokuşu Üstünde küçümseyerek oynadığın kırmızı toprak Öteki kızların upuzun dizileri Arkadaşların kucak dolusu çiçekler bıraktığı köşeler… Nerede dolaştın Acımasız düşlerinde gece boyu, deniz ve kayanın, Saymanı söyledim, durgun suda Devami...
Ezeli sırları ne sen bilirsin ne de ben Bu muammayı ne sen okuyabilirsin ne de ben Perde ardında sen ben dedikodusu var amma… Perde kalktı mı ne sen kalırsın ne de ben Ömer Hayyam Bizler her ne kadar modern dünyanın ihtişamlı şehirlerinde yaşıyor olsak da, geçmişin hikâyeleri ve seremonileri dünyanın her santim toprağına işlemiştir. Din ve tarihin akıl almaz efsaneleri iç içe geçerek ruhumuzu besler, yaşamımıza kendi niteliklerinden katmaya devam eder. Varlığı gören insanların gözünden bile betimlenmeden dünyanın 7 harikası arasına girmiş Babil’in Asma Bahçeleri, kumdan tepeler altında gömülü olarak geçirdiği binlerce yılın ardından sonunda “bir zamanlar var olduğuna” dair kanıtlarını gün yüzüne çıkarmaya başlamıştır. Size anlatacaklarım ise bu görkemli bahçelerin dallarına serpilmiş, yüzlercesinin bir arada yaşadığı “bir tanecik“ üzümün Devami...
Eğer Zeus’a çiçeklerin kralını seç deselerdi O gülü seçer ve tacını da eliyle giydirirdi Çünkü gül, evet gül, yeryüzünün zarafetidir Boy veren tüm çiçeklerin ışığıdır gül Çiçek bahçelerinin yanağındaki o güzel pembeliktir Yaydıkları ışıltıdan bihaber duran Solgun yüzlü âşıkların İçinden zuhur eden gök kuşağıdır gül Gül, ah gül! O sadece aşkla nefes alır Yeni arayışlara kucak açmaya yeltenen Aşk Tanrıçası’nın Kırmızı dudaklarına uzanan kadehtir gül Tatlı kıvrımlarıyla onurlandırır şu dünyayı Ve kaldırıp başını haz dolu kahkahalar atar Yapraklarının arasından geçerken batı rüzgârı (Sappho M.Ö 600-700) … İnsan tarih boyunca adım attığı her toprağa bu çiçeğe olan haykırışlarını taşımıştır. Bu kadar yazılıp çizilen, bir umut vardır dünyada bir de gül. Bu sırlar çiçeği sanki ardından koştukça Devami...
Rosa Latincede genelde kırmızı anlamına gelir. Bazen de pembenin tonlarını ifade etmek için kullanılır. Peki, gülün ismi nereden gelir bilir misiniz? Günün birinde Chloris ormanı temizlerken cansız bedeniyle boylu boyunca uzanmış bir peri kızına rastlar. Doğru ya da yanlış bilinmez ama kayıtlara göre Chloris Aşk Tanrıçası Afrodit’ten yardım ister. Bu şekilde gülü yaratan Chloris, ona güzelliğini ve ismini veren ise Afrodit’tir. Gülün rengini, Afrodit’in gözyaşları ve aşığı Adonis’in ölürken akan kanından aldığı da söylenir. Daha sonra bu çiçeğe kendi nektarından katık edip tatlı kokusunu yaratan şarap Tanrısı Diyonisus’tur. Sıra onlara geldiğinde üç kız kardeş olarak bilinen tanrıçalar, cazibe, ihtişam ve haz bu güzeller güzeli çiçeği kendi anlamlarıyla onurlandırırlar. En sonunda Chloris’in kocası Doğu rüzgârı Zephyr bulutları üfler ki açık havada Güneş tanrısı Apollo Devami...
